Eğitim • 5 dk okuma

DERS ÇALIŞMA DİSİPLİNİ NASIL KAZANILIR?

DERS ÇALIŞMA DİSİPLİNİ NASIL KAZANILIR?

Çalışma Disiplini: Kendine Sert Davranmak Değil, Hayatı Doğru Kurmaktır

Akşam saat sekiz… Masanın üzerinde kitaplar, bilgisayar ve yarım kalmış bir kahve duruyor. Yapılması gereken iş belli, fakat insan bir türlü başlayamıyor. Önce telefon kontrol ediliyor, sonra mutfağa gidiliyor, ardından “Bugün zihnim pek açık değil, yarın daha erken başlarım” düşüncesi geliyor. Yarın olduğunda aynı sahne başka gerekçelerle yeniden yaşanıyor.

Bu tabloyu hemen “tembellik” kelimesiyle açıklamak kolaydır. Oysa çalışma disiplini eksikliği çoğu zaman karakter bozukluğundan değil; belirsiz hedeflerden, yanlış kurulmuş çevreden, duygusal kaçınmadan ve gerçekçi olmayan beklentilerden kaynaklanır. İnsanların önemli bir bölümü çalışmak istemediği için değil, nereden başlayacağını bilemediği veya işe başlarken yaşayacağı rahatsızlığı ertelemek istediği için oyalanır.

Çalışma disiplini, insanın her sabah aynı istekle uyanması değildir. İstek duymadığı günlerde de başlayabilmesini sağlayan bir düzen kurmasıdır. Başka bir ifadeyle disiplin, sürekli güçlü irade göstermekten çok, her gün yeniden karar vermek zorunda kalmayacağımız bir sistem oluşturmaktır.

Niyet etmek neden yetmiyor?

İnsanların çoğu ne yapması gerektiğini bilir. Öğrenci ders çalışması, esnaf hesaplarını düzenlemesi, yönetici raporunu tamamlaması, yazar masaya oturması gerektiğinin farkındadır. Sorun, bilginin davranışa dönüşmemesidir.

Psikolojide bu durum “niyet ve davranış arasındaki boşluk” olarak ele alınır. “Daha düzenli çalışacağım” cümlesi bir niyet taşır, fakat davranışın ne zaman, nerede ve nasıl başlayacağını söylemez. Bu nedenle yorgunluk, telefon bildirimi ya da beklenmedik bir misafir, iyi niyeti kolayca etkisiz hâle getirebilir.

Peter Gollwitzer ve Paschal Sheeran’ın, 8 binden fazla katılımcının yer aldığı 94 bağımsız araştırmayı kapsayan meta-analizinde, “eğer, o zaman” biçimindeki uygulama niyetlerinin hedefe ulaşma üzerinde orta ile yüksek arasında bir etki oluşturduğu görüldü. “Akşam ders çalışacağım” demek yerine, “Akşam yemeği bittikten sonra saat 19.30’da çalışma masasına oturup ilk olarak 20 matematik sorusu çözeceğim” demek çok daha işlevseldir.

Aradaki fark küçümsenmemelidir. İlk cümlede insan, çalışma kararını günün en yorgun saatine bırakır. İkinci cümlede ise karar önceden verilmiştir. Saat geldiğinde yeniden pazarlık yapılmaz, yalnızca belirlenen davranış başlatılır.

Disiplin zekânın önüne geçebilir mi?

Angela Duckworth ve Martin Seligman’ın sekizinci sınıf öğrencileriyle yürüttüğü iki araştırmada, öz disiplinin dönem sonu notları, okula devam, çalışma süresi ve seçici liselere kabul gibi sonuçlarla güçlü biçimde ilişkili olduğu görüldü. Öz disiplin, yıl sonu notlarındaki farklılığı açıklamada IQ’dan iki kat daha fazla katkı sağlıyordu.

Elbette bu bulgu “zekâ önemsizdir” anlamına gelmez. Araştırma da tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmaz. Ancak önemli bir gerçeği hatırlatır: Potansiyel, düzenli davranışa dönüşmediğinde sonuç üretmez. Çok hızlı öğrenen fakat son haftaya kadar çalışmayan bir öğrenci, orta düzeyde öğrenme hızına sahip ama her gün tekrar yapan arkadaşının gerisinde kalabilir.

Aynı durum iş hayatında da görülür. Son derece yetenekli bir çalışan, raporlarını sürekli geciktiriyor ve başladığı işleri bitiremiyorsa güven kaybeder. Daha az parlak görünen fakat verdiği tarihe uyan, düzenli kayıt tutan ve küçük ilerlemeleri sürdüren biri zamanla daha fazla sorumluluk üstlenir. Çünkü çalışma hayatında başarı yalnızca ne bildiğimizle değil, bildiklerimizi ne ölçüde güvenilir biçimde uygulayabildiğimizle belirlenir.

Disiplinin olumlu taraflarından biri tam da budur: İnsanın kendisine ve çevresine karşı güvenilirliğini artırır. Tamamlanan her küçük görev, “Ben başlayabiliyorum ve sürdürebiliyorum” düşüncesini güçlendirir. Bu deneyim zamanla öz yeterlilik duygusunu besler. Zihinde bekleyen işlerin azalması, belirsizlikten doğan gerginliği de hafifletir.

Alışkanlık gerçekten 21 günde mi oluşur?

Kişisel gelişim dünyasında alışkanlıkların 21 günde yerleştiği sık sık söylenir. Bilimsel bulgular ise bu kadar kesin bir takvimi desteklemiyor.

Phillippa Lally ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği gerçek yaşam araştırmasında, 96 gönüllüden yemek, içmek veya fiziksel etkinlikle ilgili bir davranışı aynı günlük bağlam içinde 12 hafta boyunca tekrarlamaları istendi. Bir katılımcı öğle yemeğinden sonra meyve yemeyi, bir başkası kahvaltının ardından yürümeyi seçti.

Davranışın belirgin ölçüde otomatikleşmesi için gereken süre kişiden kişiye ve davranışın güçlüğüne göre 18 ile 254 gün arasında değişiyordu. Ortanca süre yaklaşık 66 gündü. Daha da önemlisi, bir gün davranışın yapılamaması alışkanlık oluşumunu anlamlı biçimde bozmuyordu.

Bu sonuç iki bakımdan değerlidir. Birincisi, çalışma disiplininin birkaç haftada kusursuz hâle gelmesini beklemek gerçekçi değildir. İkincisi, bir gün aksatmak bütün emeğin çöpe gittiği anlamına gelmez. Alışkanlığı bozan asıl unsur tek bir aksama değil, “Nasıl olsa düzenim bozuldu” diyerek geri dönmemektir.

Pazartesi günü iki saat çalışmayı planlayan fakat yalnızca yarım saat çalışabilen öğrenciyi düşünelim. Öğrenci bunu başarısızlık sayıp salı günü kitabı hiç açmazsa küçük bir sapma giderek büyür. Oysa “Bugün yarım saat oldu, yarın planlanan saatte yeniden başlayacağım” diyebilirse disiplinini korur. İyi bir düzenin ölçüsü hiç bozulmaması değil, bozulduğunda ne kadar çabuk onarılabildiğidir.

Disiplinin karanlık tarafı: Mükemmeliyetçilik

Disiplinin olumlu etkilerinden söz ederken onun kolayca katılığa dönüşebileceğini de unutmamak gerekir. Her dakikayı planlamak, dinlenirken suçluluk duymak, bir günlük aksama nedeniyle kendini değersiz görmek ve üretkenliği kişiliğin ölçüsü hâline getirmek sağlıklı disiplin değildir.

Andrew Hill ve Thomas Curran’ın çalışma, eğitim ve spor alanlarından 43 araştırmayı, 9.838 kişiyi ve 663 etki büyüklüğünü kapsayan meta-analizi, yüksek standartlara sahip olmakla sürekli hata kaygısı yaşamak arasında önemli bir ayrım bulunduğunu gösteriyor. Kendine yüksek hedefler koymak tek başına tükenmişlikle güçlü biçimde ilişkili değildi. Buna karşılık hatalar konusunda aşırı kaygılanmak, kişinin kendisini sürekli eleştirmesi ve hiçbir sonucu yeterli bulmaması tükenmişlikle daha belirgin biçimde ilişkiliydi.

Bu nedenle disiplin ile mükemmeliyetçiliği birbirinden ayırmak gerekir. Disiplin, “Bugünkü şartlar içinde yapabileceğimin en iyisini sürdüreceğim” der. Mükemmeliyetçilik ise “Eksiksiz yapamayacaksam başlamamın anlamı yok” diye fısıldar. İlki davranışı başlatır, ikincisi çoğu zaman ertelemeyi büyütür.

Örneğin bir çalışan hazırlaması gereken sunumun ilk taslağının kusursuz olmasını beklediğinde saatlerce başlık seçebilir. Disiplinli yaklaşım ise önce kaba bir taslak çıkarmayı, ertesi gün verileri yerleştirmeyi, son aşamada dili ve tasarımı düzeltmeyi öngörür. Kusursuz başlangıç arayan insan bekler; düzenli ilerleyen insan eksik başlayıp geliştirir.

Aşırı disiplin yaratıcılığı da daraltabilir. Plan dışındaki her olayı tehdit gibi görmek, yeni bir fikre zaman ayırmayı veya değişen koşullara uyum sağlamayı zorlaştırır. Hayat; hastalık, aile sorumlulukları, yoğun iş dönemleri ve beklenmeyen gelişmelerle doludur. Sağlıklı sistem esneyebilir. Esneyemeyen sistem ise ilk ciddi sarsıntıda kırılır.

Çalışma süresinden önce çalışma biçimine bakmak gerekir

Günümüzde uzun süre masa başında kalmak, çalışmanın kanıtı gibi görülüyor. Oysa sekiz saat masada oturan bir insan, sürekli mesajlara bakıyor ve sekmeler arasında dolaşıyorsa gerçekte çok daha kısa süre nitelikli çalışma yapmış olabilir.

Rubinstein, Meyer ve Evans’ın görev değiştirme üzerine gerçekleştirdiği deneyler, insanlar iki farklı görev arasında geçiş yaptığında ölçülebilir zaman ve işlem maliyetleri oluştuğunu, görevlerin kuralları karmaşıklaştıkça bu maliyetin arttığını gösterdi. Beyin aynı anda iki yüksek dikkat gerektiren işi yürütmekten çok, görevler arasında gidip gelir. Her geçişte önceki görevin kuralları bırakılır, yeni görevin kuralları yeniden etkinleştirilir.

Bu nedenle ders çalışırken birkaç dakikada bir telefona bakmak yalnızca bakılan süreyi kaybettirmez. Yeniden derse dönmenin de zihinsel bir bedeli vardır. Çözüm, daha güçlü olmaya çalışmak değil, dikkat dağıtıcı unsurları erişim alanından çıkarmaktır.

Öz denetim üzerine yapılan çalışmalar, dürtü ortaya çıktıktan sonra onunla savaşmaktan önce ortamı değiştirmeyi öneriyor. Duckworth, Gendler ve Gross’un durumsal öz denetim yaklaşımı, insanın kendisini sürekli sınamak yerine ayartıcı koşulları baştan düzenlemesinin önemini vurgular.

Telefonu sessize alıp masanın üzerine ters çevirmek çoğu kişi için yeterli değildir. Çünkü telefon hâlâ görülebilir ve ulaşılabilir durumdadır. Onu başka bir odaya bırakmak, bildirimleri kapatmak, çalışma bilgisayarında sosyal medya hesaplarından çıkmak ve masada yalnızca o an kullanılacak malzemeleri bulundurmak çok daha etkili olabilir. Bu bir irade zayıflığı değil, davranış mühendisliğidir.

Gerçekçi bir çalışma disiplini nasıl kurulur?

İlk adım, büyük hedefi küçültmektir. “Her gün dört saat çalışacağım” hedefi kulağa güçlü gelir, fakat uzun süredir düzenli çalışmayan biri için ürkütücüdür. Beyin dört saatlik yükü düşündüğünde başlamayı geciktirebilir. Bunun yerine “Saat 19.30’da masaya oturup en az on dakika çalışacağım” denilebilir.

Burada “taban, hedef ve tavan” sistemi kullanılabilir. Taban, en zor günde dahi yapılabilecek en küçük davranıştır. Hedef, normal bir günde beklenen çalışmadır. Tavan ise enerjinin yüksek olduğu günlerde aşılmaması gereken sınırdır. Örneğin taban 10 dakika, hedef 45 dakika, tavan 90 dakika olabilir. Böylece kötü bir gün tamamen kayıp sayılmaz, iyi bir gün de ertesi günü tüketen bir çalışma maratonuna dönüşmez.

İkinci adım, yalnızca sonucu değil başlangıç işaretini belirlemektir. “Bugün Türkçe çalışacağım” yerine “Saat 20.00’de çalışma masasındaki Türkçe soru bankasını açıp ilk paragraf testine başlayacağım” denilmelidir. Masaya oturulduğunda hangi kitabın açılacağına bile karar verilmemişse, zihinsel pazarlık başlamış demektir.

Üçüncü adım, işi görülebilir parçalara ayırmaktır. Bir şirket raporu hazırlamak belirsiz ve ağır bir görevdir. Fakat “başlıkları oluşturmak, geçen ayın verilerini tabloya geçirmek, ilk iki sayfayı yazmak ve son okumayı yapmak” ayrı günlere dağıtılabilir. Zihin tamamlanabilir görevleri, sınırı belirsiz işlerden daha kolay kabul eder.

Dördüncü adım, çalışma kaydı tutmaktır. Ancak bu kayıt insanı yargılayan bir sicile dönüşmemelidir. Her gün yalnızca başlama saati, odaklanılan süre, tamamlanan iş ve karşılaşılan engel yazılabilir. Bir hafta sonunda “Ben disiplinsiz miyim?” diye sormak yerine, “En kolay hangi saatte başladım, hangi günlerde telefon dikkatimi dağıttı, hedefim hangi günlerde gerçekçi değildi?” soruları sorulmalıdır.

Beşinci adım, molayı çalışmanın karşıtı gibi görmemektir. 2022 yılında yayımlanan ve 22 bağımsız örneklemde 2.335 katılımcıyı kapsayan mikro mola meta-analizinde, on dakikadan kısa molaların dinçlik hissini artırdığı ve yorgunluğu azalttığı görüldü. Bununla birlikte genel performans üzerindeki etki istatistiksel olarak anlamlı değildi; yarar, daha az bilişsel yük taşıyan görevlerde ve nispeten uzun molalarda daha belirgindi.

Dolayısıyla “25 dakika çalış, 5 dakika dinlen” kuralı herkes için değişmez bir bilimsel yasa değildir. Bir kişi 30 dakikalık, bir başkası 50 dakikalık odak bloklarında daha iyi çalışabilir. Zor bir matematik konusu veya yoğun bir rapor sonrasında beş dakikalık mola yetmeyebilir. Önemli olan, mola sırasında başka bir yorucu göreve geçmemektir. Sosyal medyada yüzlerce iletiyi hızlıca taramak bedeni sandalyeden kaldırsa da dikkati dinlendirmeyebilir. Ayağa kalkmak, su içmek, kısa bir yürüyüş yapmak veya pencere önünde birkaç dakika durmak daha yararlı olabilir.

Altıncı adım, çalışma nedenini kişiselleştirmektir. Yalnızca ailesi kızmasın diye çalışan öğrenciyle, istediği mesleğe ulaşmak için çalışan öğrencinin davranışı dışarıdan aynı görünebilir. Fakat içsel deneyimleri farklıdır. Baskıyla kurulan düzen kısa süreli itaat sağlayabilir, anlamla kurulan düzen ise daha dayanıklıdır. İnsan, hedefin kendi hayatında neyi değiştireceğini açıkça görebilmelidir.

Erteleme her zaman zaman yönetimi sorunu değildir

Bazı insanlar ayrıntılı programlar hazırladığı hâlde programa başlayamaz. Çünkü erteleme yalnızca zamanı yönetememek değil, kimi zaman rahatsız edici duygudan kaçınma biçimidir. Görev insana yetersizlik, sıkıntı, belirsizlik veya başarısızlık korkusu hissettiriyorsa, zihin kısa süreli rahatlama sağlayan başka bir etkinliğe yönelir.

Bu nedenle “Kendine gel ve çalış” öğüdü her zaman işe yaramaz. Önce kaçınılan duygunun adı konulmalıdır. “Bu işe başlamak istemiyorum çünkü çok uzun” deniyorsa görev küçültülür. “Yanlış yapmaktan korkuyorum” deniyorsa ilk taslağın kötü olmasına izin verilir. “Konuyu anlayamıyorum” deniyorsa daha temel kaynağa dönülür veya yardım istenir.

Bir sınava hazırlanmayı erteleyen öğrencinin o akşam bütün konuyu bitirmesi gerekmeyebilir. Yalnızca kitabı açması, anlamadığı üç noktayı yazması ve öğretmenine soracağı soruları hazırlaması da gerçek bir ilerlemedir. Hareket başladıktan sonra devam etmek, sıfırdan başlamaktan çoğu zaman daha kolaydır.

Aksama yaşandığında kendini aşağılamak da çözüm değildir. Sınav ertelemesi üzerine yürütülen bir araştırmada, ilk sınavdaki ertelemesi için kendisini bağışlayabilen öğrencilerin sonraki sınav öncesinde daha az erteleme bildirdiği görüldü. Kendini bağışlamak sorumluluktan kaçmak değildir. Hatanın yarattığı utanç döngüsünü keserek yeniden davranışa dönebilmektir.

Dinlenemeyen insan disiplinli değil, tükenmeye adaydır

Çalışma düzeninin biyolojik sınırları vardır. Uykudan, hareketten ve sosyal yaşamdan sürekli fedakârlık ederek kurulan sistem bir süre yüksek performans görüntüsü verebilir. Ancak bu düzenin bedeli dikkat dağınıklığı, sinirlilik, unutkanlık ve isteksizlik olarak geri dönebilir.

Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi, yetişkinler için düzenli olarak en az yedi saat, 13 ile 18 yaş arasındaki gençler için ise 8 ile 10 saat uyku önermektedir. Gece geç saatlere kadar çalışan bir öğrenci, masada bir saat daha fazla kalırken ertesi günkü dikkatinden ve öğrenme kapasitesinden kaybedebilir. Çalışma programı uykunun geriye kalan zamana sıkıştırıldığı bir liste olmamalıdır. Uyku, programın başlangıçta ayrılması gereken bölümüdür.

Aynı şekilde haftanın her gününü tamamen doldurmak da doğru değildir. İyi programda beklenmeyen işler için boşluk bulunur. Çünkü yaşam laboratuvar koşullarında ilerlemez. Misafir gelir, çocuk hastalanır, toplantı uzar, insanın enerjisi düşer. Programda hiç boşluk yoksa küçük bir gecikme bütün haftayı bozar.

Ne zaman profesyonel destek düşünülmeli?

Düzen kurmakta zorlanan herkesi tembel veya iradesiz olarak tanımlamak ciddi bir yanılgıdır. Sürekli başlayamama, işleri bitirememe, zamanı hissedememe, aşırı unutkanlık ve dikkat dağınıklığı bazı kişilerde depresyon, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, uyku sorunları ya da başka sağlık durumlarıyla ilişkili olabilir.

Bu belirtiler uzun süredir devam ediyor, okul, iş ve aile yaşamını belirgin biçimde etkiliyor ve farklı ortamlarda tekrar ediyorsa yalnızca daha sert bir program hazırlamak yeterli olmayabilir. Böyle bir durumda ruh sağlığı veya ilgili sağlık uzmanından değerlendirme almak, kişiyi suçlamaktan çok daha gerçekçi bir çözüm sunar.

Disiplin, her gün kazanılan küçük bir seçimdir

Çalışma disiplini bir gecede edinilen kişilik özelliği değildir. Aynı bağlamda tekrarlanan küçük davranışların zamanla daha az zihinsel çaba gerektirmesiyle oluşur. Bunun için insanın kendisini sürekli zorlaması değil; başlangıç saatini belirlemesi, işi küçültmesi, ortamını düzenlemesi, tek göreve yönelmesi, çalışmasını kaydetmesi ve aksadığı gün yeniden dönebilmesi gerekir.

İyi disiplin insanı hayattan koparmaz. Aksine işini zamanında tamamladığı için dinlenirken suçluluk duymamasını sağlar. Kötü disiplin ise insanı sürekli ölçer, yargılar ve hiçbir başarısını yeterli bulmaz.

Sonuçta mesele, her gün kusursuz çalışmak değildir. Mesele, isteksiz olduğumuz bir günde bile yapılabilecek en küçük doğru davranışı bulabilmektir. Çünkü büyük başarıların çoğu, olağanüstü birkaç günün değil, sıradan günlerde tekrarlanan küçük ve güvenilir çalışmaların ürünüdür.

Disiplinin gerçek ölçüsü zincirin hiç kopmaması değil, koptuğunda bir sonraki halkayı ne kadar çabuk ekleyebildiğimizdir.

                                                                                                                                              BİLUR ASKERZADE

                                                                                                                                       PSİKOLOJİK DANIŞMAN

Bilur ASKERZADE

Bilur ASKERZADE

PSİKOLOJİK REHBER VE DANIŞMAN

Tüm yazılarını gör →