Eğitim • 5 dk okuma

DİKKATİM ÇOK ÇABUK DAĞILIYOR DİYEN ÖĞRENCİ NEREDEN BAŞLAMALI ?

DİKKATİM ÇOK ÇABUK DAĞILIYOR DİYEN ÖĞRENCİ NEREDEN BAŞLAMALI ?

“Dikkatim Çok Çabuk Dağılıyor” Diyen Öğrenci Nereden Başlamalı?

Necla Masaya oturuyor. Matematik kitabını açıyor. İlk soruyu okurken telefon ekranı yanıyor. Mesaja bakmamak için kendini tutuyor ama bu kez aklına yarın teslim edeceği ödev geliyor. Ödevi düşünürken kalemi elinde çevirmeye başlıyor. Sonra su içmek için kalkıyor. Döndüğünde YouTube'da ders anlatımı açmaya karar veriyor, beş dakika sonra kendisini bambaşka bir videoda buluyor.

Aradan kırk dakika geçmiş. Öğrencinin zihnindeki cümle hazır:

“Benim dikkatim çok kötü.”

Belki gerçekten dikkatle ilgili bir güçlük vardır. Ama yalnızca bu kırk dakikaya bakarak böyle bir hüküm vermek doğru değil. Çünkü dikkatin dağılması tek başına bir hastalık, karakter özelliği ya da iradesizlik göstergesi değildir. Uyku eksikliğinden çalışma biçimine, telefon bildirimlerinden kaygıya, konunun öğrenci için fazla zor veya fazla kolay olmasına kadar pek çok etken aynı görüntüyü oluşturabilir.

Bu nedenle “Dikkatimi nasıl artırırım?” sorusundan önce başka bir soru sormak gerekir:

“Dikkatim tam olarak nerede, ne zaman ve neden dağılıyor?”

Bence öğrenci işe buradan başlamalı.

İnsan zihni zaten sürekli odaklanmak için tasarlanmamış

Bir öğrenciden bir saat boyunca hiç kopmadan kitaba bakmasını istemek kulağa disiplinli gelebilir fakat insan dikkati bu kadar mekanik çalışmıyor.

Zihnin yaptığı şeylerden biri de zaman zaman mevcut görevden uzaklaşmak. Psikoloji literatüründe buna “mind wandering”, yani zihnin gezinmesi deniyor. Benjamin Mooneyham ve Jonathan Schooler'ın 2013 tarihli değerlendirmesi, zihnin görevden kopmasının özellikle okuduğunu anlama, sürekli dikkat ve çalışma belleği gerektiren görevlerde performans kaybıyla ilişkili olduğunu gösteren çok sayıda bulguyu ele alıyor. Aynı inceleme zihinsel gezinmenin her durumda zararlı olmadığını da vurguluyor; geleceği planlama ve bazı yaratıcı problem çözme süreçlerinde işe yarayabildiğine ilişkin bulgular var.

2012'de yayımlanan deney de ilginçtir. Katılımcılar yaratıcı kullanım gerektiren problemler üzerinde çalıştıktan sonra farklı ara etkinliklerine yönlendirildi. Fazla zihinsel çaba gerektirmeyen ve düşüncelerin serbestçe dolaşmasına izin veren görevden sonra, daha önce karşılaşılan problemlerde yaratıcı performansın yükseldiği görüldü. Bu çalışma “dikkati dağılan öğrenci daha yaratıcıdır” demiyor. Daha sınırlı bir şey söylüyor: Zihnin kısa süreli serbest dolaşması bazı yaratıcı problemlerde işe yarayabilir.

Dolayısıyla dikkatin ara sıra kayması başlı başına felaket değildir.

Sorun şurada başlıyor: Öğrenci matematik çalışması gereken kırk dakikanın otuz dakikasını zihinsel geçişlerle geçiriyorsa, okuduğu paragrafı beşinci kez başa dönerek okuyorsa veya on dakikalık çalışmanın ardından yarım saat telefonda kalıyorsa akademik maliyet ortaya çıkıyor.

Dikkat dağınıklığının belki de tek olumlu yanı, öğrenci bunun farkına vardığında çalışma düzenini yeniden kurmak için eline oldukça somut bir veri geçmesidir. “Ben tembelim” cümlesinin çözümü yoktur. “Telefon yanımdayken ortalama yedi sekiz dakikada bir ekrana bakıyorum” cümlesinin ise çözümü vardır.

Telefonu sessize almak bazen yetmez

Öğrenciler arasında sık gördüğümüz bir durum var: Telefon ders sırasında masanın üzerinde duruyor ama öğrenci gururla “Hiç bakmıyorum” diyor.

Bakmamak elbette bakmaktan daha iyi. Fakat telefonun yarattığı dikkat yükü yalnızca onu kullanmaya başladığımız anda ortaya çıkmıyor.

2017'de yayımlanan bir çalışmanın ilk deneyinde 548 üniversite öğrencisi yer aldı, analizler 520 akıllı telefon kullanıcısıyla sürdürüldü. Katılımcıların telefonları ya masalarında, ya ceplerinde veya çantalarında, ya da başka bir odadaydı. Araştırmacılar çalışma belleği ve akıcı zekâyla ilişkili görevleri kullandılar. Telefonun özellikle erişilebilir ve görünür olduğu koşullarda bilişsel kapasitenin azalabileceğine ilişkin bulgular elde ettiler.

Burada bilimsel olarak önemli bir ayrıntı var. “Telefon masadaysa beyin çalışamaz” biçiminde kesin bir hüküm vermek doğru değil. 2023'te yayımlanan, 56 etkiyi ve toplam 7.093 katılımcıyı kapsayan meta-analizi, telefonun yalnızca ortamda bulunmasının etkisinin ilk çalışmaların düşündürdüğünden daha sınırlı olduğunu gösterdi. Toplu analizde çalışma belleği üzerinde olumsuz bir etki bulundu fakat incelenen diğer bilişsel alanlarda anlamlı genel etkiler görülmedi. Araştırmacı ayrıca çalışmalar arasındaki yöntem farklılıklarının fazla olduğuna dikkat çekti.

Bildirimler konusunda kanıt daha doğrudan. 2015 yılında yapılan çalışmada katılımcılar telefona cevap vermeseler bile gelen bildirimlerin dikkat gerektiren görevde performansı bozabildiği görüldü.

Bu yüzden öğrencinin yapabileceği en basit deneylerden biri şudur:

Bir gün telefonu sessizde, masanın üzerinde tutarak 30 dakika çalışsın.

Ertesi gün telefonu başka bir odaya bırakarak aynı süre çalışsın.

Kaç soru çözdüğünü, kaç kez yerinden kalktığını ve kaç kez çalışmanın dışına çıktığını not etsin.

Kendi üzerinde küçük bir gözlem yapmış olur. İkinci durumda belirgin biçimde daha rahat çalışıyorsa “Benim iradem zayıf” demek yerine ortamı düzenlemek çok daha akıllıcadır.

İrade kullanmak yerine dikkat dağıtıcıyı uzaklaştırmak bazen daha ucuz bir çözümdür.

Bir dersten diğerine geçmek de dikkat dağıtabilir

Dikkatin en fazla dağıldığı anlardan biri görev değiştirdiğimiz anlardır.

Öğrenci 15 dakika matematik çözüyor. Bir soru yapamayınca Türkçeye geçiyor. Türkçede iki paragraf çözüp sıkılıyor, biyoloji videosunu açıyor. Video sırasında matematikte yapamadığı soruyu düşünüyor.

Dışarıdan bakıldığında iki saat ders çalışmış gibi görünür. Zihin açısından ise gün boyunca küçük başlangıçlardan oluşan parçalı bir çalışma yapılmıştır.

2009'da yayımlanan iki deneylik çalışmada bu durumu “attention residue”, yani dikkatin bir kısmının önceki görevde kalması üzerinden açıkladı. Özellikle tamamlanmamış bir işten başka bir işe geçildiğinde insanların önceki görev hakkında düşünmeye devam edebildiğini ve bunun sonraki görevdeki performansı düşürebildiğini gösterdi. Çalışma öğrenciler üzerinde değil, görev değiştirme süreçleri üzerinde yapılmıştı; bu nedenle okul performansına birebir aktarılmamalı. Fakat masada yaşanan durumu açıklamak açısından oldukça tanıdık bir mekanizma tarif ediyor.

Bu yüzden “Bugün matematik, Türkçe, fen, sosyal ve İngilizce çalışacağım” biçimindeki geniş hedefler yerine sınırları belli görevler daha kullanışlıdır.

“30 dakika matematik çalışacağım” da hâlâ biraz belirsiz.

“Problemlerden 12 soru çözeceğim. Takıldığım sorulara yıldız koyup devam edeceğim” çok daha nettir.

Zihin ne zaman biteceğini bildiği işi daha kolay takip eder.

Uzun süre masada oturmakla dikkatli çalışmak aynı şey değil

Bazı öğrencilerin temel yanılgısı burada.

Saat 19.00'da masaya oturuyor, 22.00'de kalkıyor ve “Üç saat çalıştım” diyor.

Gerçekte 25 dakika matematik, 15 dakika mesajlaşma, 20 dakika video, 10 dakika atıştırma, biraz ders, biraz hayal kurma...

Çalışma süresini masada geçirilen süreyle ölçmek yanıltıcıdır.

2013'te  yayımlanan deneyler bu konuda çok öğretici. Katılımcılar çevrim içi dersleri izlerken bazı gruplara ders bölümlerinin arasına kısa testler yerleştirildi. Test yapılmayan veya yalnızca yeniden çalışma yapan gruplar, dikkatlerinin yaklaşık yüzde 40 oranında başka düşüncelere kaydığını bildirirken kısa test uygulanan grupta bu oran yaklaşık yüzde 20'ye düştü. Test yapılan katılımcılar yaklaşık üç kat daha fazla not aldı ve sonraki öğrenme ölçümlerinde daha iyi performans gösterdi.

Buradan öğrenci için oldukça kullanışlı bir yöntem çıkıyor.

Yirmi sayfa biyoloji okumak yerine dört sayfa oku.

Kitabı kapat.

“Az önce ne öğrendim?” diye kendine sor.

Üç dört madde yaz.

Sonra devam et.

Dikkati yalnızca süreyle yönetmek yerine öğrenciyi belirli aralıklarla zihinsel olarak cevap vermeye zorlamak, pasif okumadan daha işlevli olabilir.

Yapılan deneyde öğrencilerin metni tekrar tekrar okumalarıyla bilgiyi hatırlamaya çalışmaları karşılaştırılmıştı. Beş dakika sonraki ölçümde tekrar okumak avantajlı görünebilirken iki gün ve bir hafta sonraki testlerde bilgiyi aktif biçimde hatırlamaya çalışan gruplar daha iyi kalıcılık gösterdi. İlginç olan, tekrar tekrar okuyan öğrencilerin kendilerini daha iyi öğrenmiş hissetmesiydi.

Bu, öğrencilerin sık yaşadığı bir yanılgıyı açıklıyor:

“İki saattir okuyorum ama aklımda hiçbir şey kalmıyor.”

Çünkü gözün satırlar üzerinde hareket etmesi zihnin sürekli aktif olduğu anlamına gelmiyor.

Fosforlu kalem çalışıyor görüntüsü verebilir

Bir başka klasik sahne de şudur:

Öğrenci kitabın yarısını sarıya boyar.

Altını çizer.

Kenarına yıldız koyar.

İki saat sonra “çok çalıştım” hissi oluşur.

Fakat birisi “Kitabı kapat, bana anlat” dediğinde işler değişir.

2013 yılında yayımladığı geniş değerlendirme, öğrencilerin kullandığı on farklı öğrenme yöntemini mevcut araştırmalar ışığında inceledi. Uygulama testleri ve çalışmayı zamana yayma yüksek yararlılık değerlendirmesi alırken yalnızca altını çizme, tekrar okuma ve bazı ezber yöntemleri daha düşük yararlılık düzeyinde değerlendirildi. Araştırmacılar özellikle öğrencilerin sık kullandığı bazı yöntemlerin öğrenmede sanıldığı kadar güvenilir sonuç vermediğine dikkat çekiyordu.

Dikkati çabuk dağılan öğrencinin işi bu nedenle sadece “daha uzun odaklanmaya” çalışmak değildir.

Çalışma biçimini daha aktif hâle getirmesi gerekir.

Beş sayfa oku, kapat ve anlat.

On matematik sorusu çöz, yanlışların nedenini yaz.

Tarih konusunu okuduktan sonra kendi kendine beş soru üret.

İngilizce kelime listesini on kez okumak yerine Türkçesini kapatıp hatırlamaya çalış.

Böyle bir çalışmada zihin seyirci değildir.

“25 dakika çalış, 5 dakika dinlen” herkese yazılmış reçete değil

Dikkat sorunu yaşayan öğrencilere genellikle hemen Pomodoro öneriliyor.

Yöntem işe yarayabilir. Fakat 25 dakika kutsal bir süre değildir.

Bazı öğrenciler 12 dakikada kopar. Bazıları 40 dakika rahat çalışabilir.

Başlangıçta öğrencinin mevcut kapasitesini görmesi daha mantıklı.

Örneğin birkaç gün boyunca kronometre açabilir. Ders çalışmaya başladıktan sonra ilk ciddi kopuşun ne zaman geldiğini işaretler. Bir gün 14 dakika, bir gün 19 dakika, başka bir gün 17 dakika çıkıyorsa başlangıç çalışma bloklarını 15 dakika civarında kurabilir.

Bir hafta sonra 20 dakikaya çıkarır.

Buradaki amaç 15 dakikalık öğrenci olarak kalmak değil, başarısız olduğu 60 dakikalık hedef yerine başarabileceği bir odak süresi oluşturmaktır.

Aynı şey molalar için de geçerli.

Beş dakikalık mola demek TikTok açmak değildir. Çünkü beş dakikalık video molasının ne zaman 35 dakikaya dönüşeceğini çoğumuz biliyoruz.

Kalkmak, su içmek, balkona çıkmak, birkaç dakika yürümek daha güvenli bir ara olabilir.

Fiziksel hareketle ilgili bulgular da tamamen boş değil. Örneğin 96 dördüncü ve beşinci sınıf öğrencisiyle yapılan deneysel bir çalışmada 10 ve 20 dakikalık egzersiz molalarından sonra matematik akıcılığında hareketsiz koşula göre küçük iyileşmeler bulundu; aynı çalışmada yürütücü işlev testlerinde anlamlı iyileşme görülmedi. Yani “on dakika hareket et, beynin açılır” gibi mucize bir formül yok ama uzun süre oturmanın arasına hareket koymak makul bir seçenek.

Bazen sorun dikkat değil, uykudur

Gece saat 01.30'a kadar telefonda kalan, sabah 07.00'de kalkıp okula giden bir lise öğrencisinin öğleden sonra “Ben odaklanamıyorum” demesine şaşırmamak gerekir.

13-17 yaş grubu için önerilen uyku süresi genel olarak 8-10 saat civarındadır. yetersiz uykuyu dikkat, davranış ve okul performansındaki sorunlarla ilişkilendiren verileri özetliyor.

Burada öğrencinin kendisine soracağı soru basit:

“Son bir haftadır kaçta uyudum, kaçta kalktım?”

Cevap sürekli beş veya altı saatse, daha iyi masa düzeninden önce uyku düzenine bakmak gerekir.

Uykusuzluğu motivasyon konuşmasıyla çözmeye çalışmak pek işe yaramaz.

Aynı biçimde açlık, uzun süre hareketsiz kalmak, aşırı gürültü, odanın sıcaklığı veya sürekli birilerinin girip çıktığı bir çalışma ortamı da dikkati etkileyebilir.

Bazen öğrencinin ihtiyacı yeni bir uygulama değil, kapısı kapanan bir odadır.

Kaygı da dikkati çalabilir

Dikkati dağılan her öğrenci dışarıdaki seslere gitmez.

Bazısının dikkatini kendi düşünceleri dağıtır.

“Ya yetişmezse?”

“Denemede yine kötü yaparsam?”

“Matematiği zaten yapamıyorum.”

“Annem yine kızacak.”

Kitap açıktır fakat zihinde başka bir konuşma devam eder.

Bu öğrenciye yalnızca “Telefonunu bırak ve derse odaklan” demek eksik kalır.

2013'te yayımlanan randomize kontrollü araştırmada iki haftalık farkındalık eğitiminin çalışma belleği ve okuduğunu anlama performansında artış, görev dışı düşüncelerde ise azalma ile ilişkili olduğu görüldü. Araştırmanın üniversite öğrencileri üzerinde yapıldığını ve tek başına bütün dikkat sorunlarına çözüm göstermediğini belirtmek gerekir. Yine de kişinin dikkatinin nereye gittiğini fark edip onu yeniden göreve döndürmesinin öğrenilebilir bir beceri olabileceğine dair ilginç bir bulgudur.

Bunun günlük hayattaki karşılığı saatlerce meditasyon yapmak olmak zorunda değil.

Öğrenci ders sırasında aklına gelen şeyleri küçük bir kâğıda yazabilir:

“Arkadaşa mesaj at.”

“Yarınki ödevi kontrol et.”

“Ayakkabı siparişine bak.”

Zihin, “Bunu unutmayacağım” güvencesini alınca yeniden derse dönmek bazen kolaylaşır.

Her dikkat sorunu DEHB değildir

Bu konu özellikle önemli.

Bir öğrenci “Dikkatim dağılıyor” dediği anda çevresinden birinin “Sende kesin dikkat eksikliği var” demesi doğru değil.

DEHB değerlendirmesi tek bir belirtiye dayanmaz. Amerikan Pediatri Akademisi'nin klinik kılavuzu, belirtilerin birden fazla yaşam alanında işlev kaybına yol açmasının değerlendirilmesini ve başka olası açıklamaların da gözden geçirilmesini öneriyor. uyku bozuklukları, kaygı, depresyon ve bazı öğrenme güçlüklerinin DEHB'ye benzeyen belirtiler oluşturabileceğine dikkat çekiliyor.

Öğrenci yalnızca sevmediği fizik dersinde dağılıyor ama bilgisayar programlarken iki saat çalışabiliyorsa başka bir tablo vardır.

Hem derste, hem ödevde, hem günlük işlerde, hem konuşmalarda belirgin biçimde zorlanıyor; eşyalarını sürekli kaybediyor, görevleri tamamlamakta uzun süredir güçlük çekiyor ve bu durum okul yaşamını ciddi biçimde etkiliyorsa değerlendirme düşünmek daha anlamlıdır.

Buradaki amaç çocuğa etiket yapıştırmak değil, güçlüğün nedenini doğru anlamaktır.

Peki öğrenci yarın ne yapacak?

Bence yirmi maddelik dikkat programıyla başlamamalı.

İlk hafta yalnızca gözlem yapmalı.

Hangi derste daha çok dağılıyor?

İlk kopuş yaklaşık kaçıncı dakikada geliyor?

Telefon yanında mı?

Kaç saat uyumuş?

Ders fazla mı zor?

Ne yapacağını biliyor mu, yoksa yalnızca “ders çalışacağım” diye mi oturuyor?

Zihni dışarıdaki uyaranlara mı gidiyor, kendi kaygılarına mı?

Sonra bir veya iki değişken değiştirmeli.

Telefon başka odada.

Çalışma hedefi küçük ve ölçülebilir.

Örneğin:

“19.00 ile 19.20 arasında problemlerin ilk 10 sorusunu çözeceğim. Yapamadıklarıma yıldız koyacağım. Süre bitince cevap anahtarını kontrol edeceğim.”

Bu cümle ile “Bu akşam matematik çalışacağım” arasında büyük fark vardır.

Birincisinde başlangıç belli, bitiş belli, yapılacak iş belli.

İkincisinde öğrenci masaya oturuyor fakat zihnin ne yapacağı hâlâ belirsiz.

Dikkat çoğu zaman emirle gelmez. Ortam, görev ve çalışma yöntemi dikkatin gelmesini kolaylaştırır.

Belki de “Dikkatim çok çabuk dağılıyor” diyen öğrencinin ilk hedefi üç saat aralıksız çalışabilmek olmamalı.

Önce 15 dakikalık gerçek bir çalışma yapabilsin.

Sonra 20 dakika.

Sonra yarım saat.

Ve her seferinde kendisine şu soruyu sorsun:

“Bugün masada kaç saat oturdum?” değil,

“Bugün gerçekten kaç dakika öğrendim?”

İki soru birbirine benziyor. Öğrencinin akademik hayatında oluşturdukları fark ise hiç de küçük değil.

 

Tamer Öztürk

Tamer Öztürk

2002 yılından itiraberen eğitimci olarak eğitim hayatında olup sosyal bilimler alanında yüksek lisansını 2004 yılında tamamlamıştır. Çeşitli danışmanlık ve koçluk alanlarında danışmanlık hizmetleri vermektedir.

Tüm yazılarını gör →