İlişkiler • 5 dk okuma

EVLİLİKTE CİNSEL YAŞAM

EVLİLİKTE CİNSEL YAŞAM

Evliliğin Sessiz Odası: Cinsel Yaşam

Akşam saat on bir... Çocuk nihayet uyumuş, mutfakta birkaç tabak kalmış, ertesi günün işleri zihinde sıraya girmiş. Eşlerden biri yakınlaşmak istiyor, diğeri “Çok yorgunum” diyor. İlki içinden, “Artık beni çekici bulmuyor” diye geçiriyor. Diğeri ise “Bütün gün ne yaşadığımı görmüyor, beni yalnızca bunun için hatırlıyor” diye düşünüyor. Aynı yatakta yan yana duran iki insan, birbirinden kilometrelerce uzaklaşıyor.

O gece yaşanan şey bazen bir cinsel isteksizlikten çok, iki ayrı çeviri hatasıdır. Biri “Seni özledim” demeye çalışırken öteki “Benden yine bir şey bekleniyor” diye duyar. Biri “Bugün gücüm kalmadı” derken diğeri bunu “Seni istemiyorum” şeklinde tercüme eder. Konuşulmayan her duygu, zamanla karşı taraf hakkında verilmiş bir hükme dönüşür.

Evlilikte cinsel yaşam çoğu evde açıkça konuşulmayan, fakat etkisi evin her odasında hissedilen bir alandır. Kimi çift bu meseleyi yalnızca kavga çıktığında gündeme getirir. Kimi susarak çözeceğini sanır. Kimi de çevreden duyduğu “normal” sayılara bakıp kendi evliliğine not verir. Böylece yatak odası bir yakınlık alanı olmaktan çıkar; performans sınavına, borç-alacak hesabına veya sessiz bir mahkemeye dönüşür.

Oysa cinsel yaşam, evliliğin ne tamamıdır ne de önemsiz bir ayrıntısı. Evliliğin hem aynalarından biri hem de ilişkiyi besleyebilen özgün bir parçasıdır. Dünya Sağlık Örgütü de cinsel sağlığı yalnızca hastalık ya da işlev bozukluğunun bulunmaması şeklinde tarif etmez; fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal iyilik hâliyle, güvenli ve baskıdan uzak deneyimlerle birlikte ele alır. Başka bir deyişle sağlıklı cinsellik, bedenden önce insan onuruyla ilgilidir.

Yakınlık yalnızca o anı değil, ertesi günü de etkiler

Karşılıklı istek, rıza, şefkat ve güven içinde yaşanan cinsellik eşlere “Hâlâ birbirimizi seçiyoruz” duygusu verebilir. Günlük hayatın anne, baba, çalışan, evlat, borçlu ya da sorumlu yetişkin rollerinin altında kalan kadın ve erkeği yeniden eş kimliğinde buluşturabilir. Bazen uzun bir konuşmanın kuramadığı teması bir sarılma kurar; bazen de cinsel yakınlıktan sonra insanlar daha yumuşak, daha anlayışlı ve daha bağlı hisseder.

Bu yalnızca romantik bir yorum değil. iki ayrı yeni evli örneklemini birleştirildiği araştırmada, 214 çiftin yaklaşık iki hafta boyunca tuttuğu toplam 5.252 günlük kayıt incelendi. Cinsel doyumdaki yükselişin yaklaşık 48 saat sürdüğü, bu “artçı iyilik hâlini” daha güçlü yaşayan eşlerin sonraki aylarda evliliklerinden daha fazla doyum bildirdiği görüldü.

Araştırma, her cinsel birlikteliğin otomatik olarak iyi evlilik yaratacağını söylemiyor. Fakat iyi yaşanmış bir yakınlığın etkisinin yatak odasının kapısında bitmediğini düşündürüyor.

dört araştırmada oluşan çalışmada da benzer bir noktaya işaret ediliyor. Çalışan ve çocuk sahibi 106 çiftin günlük yaşamlarının izlendiği bölümde, cinsel etkinlikle olumlu duygular arasındaki bağın önemli bir kısmını şefkat ve sevgi gösterileri açıklıyordu. Üstelik günlük hayatta cinsellik ile olumlu duygu arasındaki bağın güçlü olması, altı ay sonraki ilişki doyumuyla da ilişkiliydi.

Demek ki olumlu etkiyi yaratan yalnızca bedenlerin buluşması değil; o buluşmanın içindeki ilgi, sıcaklık ve “Sen benim için önemlisin” mesajıdır.

Uzun süreli ilişkiler üzerine iki yıl boyunca izlenen 113 çiftle yapılan başka bir çalışma, kişinin başlangıçtaki cinsel doyumunun ileride bildirdiği ilişki doyumunu öngördüğünü buldu. Tersi yöndeki ilişki aynı açıklıkta görülmedi. Bu sonuç tek başına neden-sonuç kanıtı değildir ve bütün çiftlere genellenemez. Yine de cinsel alanın “Evlilik iyi olursa kendiliğinden düzelir” denilerek sürekli ertelenemeyecek, ayrıca özen isteyen bir ilişki alanı olduğunu gösterir.

“Haftada kaç kez?” yanlış soruyla başlayan bir tartışmadır

Çiftlerin en sık düştüğü tuzak, cinsel yaşamı sayı üzerinden değerlendirmektir. Oysa bilim, herkese uyan sihirli bir rakam vermiyor. toplam 30.645 kişiyi kapsayan üç çalışmada, ilişkisi olan kişilerde cinsel sıklık ile iyilik hâli arasındaki olumlu bağlantının ortalama olarak haftada yaklaşık bir kez düzeyinden sonra artmadığı görüldü.

Bu bulgu yıllardır “Haftada bir kez şart” diye yanlış aktarıldı. Hâlbuki araştırmanın söylediği bu değildir. Haftada bir, bir asgari görev çizgisi değil; örneklem ortalamasında ilişkinin daha fazla sıklıktan ek yarar görmediği noktadır. Üstelik temel bulgu ilişkiseldir, tek başına neden-sonuç göstermez.

Ayda iki kez yakınlaşan ve ikisi de bundan memnun olan bir çift, haftada üç kez birlikte olup birinin kendini kullanılmış hissettiği çiftten daha sağlıklı bir cinsel yaşama sahip olabilir. Yeni evli, küçük çocuklu, vardiyalı çalışan, kronik hastalıkla uğraşan ya da ileri yaşta olan çiftlerin ritimleri aynı olamaz. Normal olan, komşunun, arkadaşın veya sosyal medyanın ortalaması değil; iki eşin özgürce konuşabildiği, kimsenin incinmediği ve her iki tarafın da makul ölçüde doyum bulduğu ritimdir.

Nitekim yapılan bir deney bu konuda öğreticidir. Yaşları 35 ile 65 arasında değişen 64 evli çift rastgele iki gruba ayrıldı. Bir gruptan 90 gün boyunca cinsel ilişki sıklığını iki katına çıkarması istendi, diğer gruba böyle bir talimat verilmedi. Talimat verilen çiftler sıklığı ortalama yaklaşık yüzde 40 artırdı; buna rağmen mutluluk yükselmedi, cinsel istek ve alınan haz azaldı.

Araştırmacılar sonuçların sınırlılıklarını açıkça belirtiyor. Fakat deney evlilikler için kıymetli bir uyarı taşıyor: Kendiliğinden seçilen yakınlık, kotaya dönüştürüldüğünde anlamını kaybedebilir.

Takvime zaman ayırmak yanlış değildir. Yoğun yaşamda mahremiyeti korumak için planlama gerekebilir. Yanlış olan, “Salı akşamı saat onda mutlaka olacak” diye sonucu mecbur kılmaktır. Çiftler zamanı planlayabilir; fakat o zamanın sarılmayla mı, konuşmayla mı, uyuyarak mı yoksa cinsel yakınlıkla mı sonuçlanacağı karşılıklı isteğe bağlı kalmalıdır. Planlanması gereken performans değil, birbirine ulaşabilecek bir boşluktur.

Arzu neden aynı anda gelmez?

Eşlerden birinin daha sık istemesi, diğerinin daha seyrek istemesi olağandışı değildir. Sorun çoğu zaman arzu farkının kendisinden değil, ona verilen anlamdan çıkar. Daha çok isteyen eş, “Beni sevmiyor” sonucuna varabilir. Daha az isteyen eş ise “Bende bir bozukluk var” ya da “Biraz yakınlık gösterirsem devamını getirmek zorunda kalacağım” kaygısına kapılabilir. Böylece yüksek isteği olan taraf kovalar, düşük isteği olan taraf kaçar; her takip bir sonraki kaçışı büyütür.

Burada önemli bir psikolojik gerçek var: Arzu her zaman gökten düşen ani bir dürtü şeklinde başlamaz. Rosemary Basson’ın özellikle uzun süreli ilişkileri açıklamak için geliştirdiği model, bazı insanlarda arzunun güvenli yakınlık, şefkatli temas ve uyarılma başladıktan sonra ortaya çıkabildiğini gösterir. Buna “yanıt veren arzu” denir. Kişi başlangıçta yoğun bir istek duymasa da yakınlığa özgürce açık olabilir ve istek süreç içinde gelişebilir.

Fakat bu bilgi asla baskıya gerekçe yapılamaz. “Başlayalım, nasılsa istersin” sözü rıza değildir. Yakınlığa açık olma hâli özgürce seçilmeli, kişi her aşamada durabilmeli ve “hayır” dediğinde küslük, tehdit, suçlama veya ekonomik-duygusal ceza görmemelidir.

Evlilik cinsel yakınlık için kalıcı izin belgesi değildir. Nikâh, her seferindeki rıza ihtiyacını ortadan kaldırmaz. “Eşimsin, mecbursun”, “Beni sevseydin reddetmezdin”, “İstediğimi yapmazsan başkasına giderim” gibi cümleler cinsel iletişim değildir. Bunlar korku ve suçluluk üzerinden baskı kurar.

Bedensel zorlama olmasa bile ısrar, surat asma, sevgiyi geri çekme ve tehdit, özgür rızayı aşındırabilir. Rıza bulunmayan yerde evlilik görevi değil, sınır ihlali vardır.

Bazen sorun yatak odasında değil, bulaşık makinesinin önündedir

Cinsel isteksizlik konuşulurken bütün dikkat çoğu zaman “İstemeyen kişiye” çevrilir. Hormonuna, bedenine, mizacına veya sevgisine kuşkuyla bakılır. Oysa arzu yalnızca biyolojik bir düğme değildir; günün nasıl yaşandığından etkilenir. Bitmeyen işler, borçlar, çocuk bakımı, yaşlı ebeveyn sorumluluğu, kırgınlık, uykusuzluk ve zihinsel yük, bedeni yakınlığa değil hayatta kalmaya hazırlar.

erkeklerle birlikte yaşayan ve çocuk sahibi kadınlarla yürüttüğü iki çalışmada, ev işlerinin daha büyük bölümünü üstlenmek eşe yönelik daha düşük cinsel istekle ilişkili bulundu. Bu ilişkiyi kısmen iş bölümünü adaletsiz görme ve eşi bakılması gereken bağımlı biri gibi algılama açıklıyordu.

Bulgular ilişkiseldir, her ev ve her kadın için aynı sonucu kanıtlamaz. Yine de günlük hayattaki tanıdık bir gerçeği görünür kılar: Bir kişi bütün gün eşinin çorabını toplayıp randevusunu hatırlatıp çocukların sorumluluğunu tek başına taşıyorsa, akşam aynı kişiyi romantik bir ortak olarak görmekte zorlanabilir.

Bu yüzden ev işi paylaşımı “Karşılığında cinsellik almak” için yapılmaz. Bulaşık yıkamak bir ön ödeme değildir. Mesele, eşlerden birini hizmet veren ebeveyn rolüne hapsetmemek ve ortaklık duygusunu korumaktır.

Örneğin bir baba, çocukların banyosunu ve uyku hazırlığını düzenli biçimde üstlendiğinde yalnızca eşine boş zaman kazandırmaz; “Bu hayat ikimizin yükü” mesajı verir. Bir kadın, eşinin iş stresini küçümsemek yerine dinlenme ihtiyacını gördüğünde de benzer bir ortaklık kurar. Adalet, arzuyu satın almaz; fakat arzuyu boğan öfke ve yalnızlığı azaltabilir.

Uykunun etkisi de küçümsenmemeli. On dört gün izlenen 171 kadınla yapılan ileriye dönük bir araştırmada, bir saat daha uzun uyku ertesi gün eşli cinsel etkinlik olasılığında yüzde 14’lük artışla ilişkiliydi. Bu küçük ve belirli bir örnekleme dayanan çalışma herkese reçete yazmaz. Yine de gece yarısına kadar telefon ekranında kalıp sonra eşinin arzu göstermemesine içerleyen bir çift için pratik mesaj açıktır: Bazen afrodizyak aramadan önce uyku düzenine bakmak gerekir.

Yeni ebeveynlik dönemi de ayrı değerlendirilmelidir. Hamileliğin ortasından doğumdan altı ay sonrasına kadar dört kez değerlendirilen 257 çiftte, ilişki kalitesindeki düşüşlerle cinsel doyumdaki düşüşlerin ve cinsel sıkıntıdaki artışların karşılıklı biçimde bağlantılı olduğu görüldü.

Doğum sonrası ağrı, hormon değişiklikleri, beden algısı, emzirme, uykusuzluk ve bebeğe kesintisiz bakım, çiftin eski ritmini değiştirebilir. Bu dönemi “Beni artık istemiyor” diye kişiselleştirmek yerine geçici bir yeniden yapılanma dönemi olarak görmek daha gerçekçidir.

Ağrı, işlev güçlüğü ve isteksizlik karakter kusuru değildir

Cinsel yaşamda her sorun psikolojik ya da ilişkisel değildir. Ağrı, kuruluk, sertleşme veya uyarılma güçlüğü, orgazm sorunları ve ani istek kaybı; hormonal değişimlerden diyabete, kalp-damar sorunlarından, depresyondan kullanılan bazı ilaçlara kadar pek çok etkenle ilişkili olabilir. Bunları “naz”, “erkeklik eksikliği”, “soğukluk” ya da “sevgisizlik” etiketiyle açıklamak hem incitici hem de tedaviyi geciktiricidir.

Britanya’da 6.669 cinsel açıdan aktif kadınla yapılan nüfus temelli araştırmada, katılımcıların yüzde 7,5’i son yıl içinde en az üç ay süren ağrılı cinsel deneyim bildirdi. Bu kadınların yaklaşık dörtte birinde sorun çok sık ya da sürekliydi, en az altı ay sürmüş ve sıkıntı yaratmıştı. Ağrı ayrıca kuruluk, cinsellikle ilgili kaygı, düşük haz, depresif belirtiler ve eşler arasındaki istek farkıyla ilişkiliydi.

Bu oranlar Türkiye için doğrudan kabul edilemez. Fakat “Ağrıya katlanmak evliliğin gereğidir” düşüncesinin ne kadar sakıncalı olduğunu açıkça gösterir.

Kalıcı ağrı, aniden gelişen istek kaybı, tekrarlayan işlev güçlüğü veya belirgin sıkıntı varsa aile hekimi, kadın hastalıkları uzmanı, ürolog, psikiyatrist ya da ilgili başka bir hekimle değerlendirme yapılmalıdır. Kullanılan ilaçların cinsel yan etkisi olabileceği düşünülüyorsa ilaç kendi kendine bırakılmamalı; tedaviyi düzenleyen hekimle konuşulmalıdır. Tıbbi bir belirtiyi ahlaki tartışmaya çevirmek yerine nedenini araştırmak, eşlerin birbirine yapabileceği en şefkatli yardımlardan biridir.

Çözüm, “Neden istemiyorsun?” sorgusuyla başlamaz

Eşlerin cinsellik hakkında konuşması gerektiği söylenir, fakat her konuşma iyileştirici değildir. Suçlama, alay, kıyas ve hesap sorma biçimindeki konuşmalar savunmayı büyütür. Nitekim 93 araştırmayı ve ilişkisi bulunan 38.499 kişiyi kapsayan bir meta-analiz, cinsel iletişimin hem ilişki doyumuyla hem cinsel doyumla olumlu bağlantı taşıdığını gösterdi.

Daha dikkat çekici olan ise iletişimin niteliğinin, yalnızca ne kadar sık konuşulduğundan daha güçlü bir bağlantı göstermesiydi. Yani mesele çok konuşmak değil; güvenli konuşabilmektir.

Şu cümle genellikle kapıyı kapatır:

“Sen zaten beni hiç istemiyorsun.”

Çünkü karşısındakine cevap değil, savunma görevi verir. Şu ifade ise kapıyı aralayabilir:

“Son zamanlarda aramızdaki yakınlığı özlüyorum. Bunu sana baskı yapmak için söylemiyorum. Seni yakınlıktan uzaklaştıran ve yakınlığa hazırlayan şeyleri birlikte anlayabilir miyiz?”

Diğer eş de belirsiz bir “Yorgunum” cümlesinin arkasına sürekli saklanmak yerine daha açıklayıcı olabilir:

“Seni reddetmiyorum. Akşam olduğunda zihnim hâlâ iş, çocuk ve evle dolu oluyor. Cumartesi sabahı telefonları bir kenara bırakıp birlikte zaman geçirelim. Bunun mutlaka cinsel ilişkiyle sonuçlanması gerekmesin.”

Böyle bir konuşmada iki taraf da kendi ihtiyacını söylerken karşı tarafın özgürlüğünü korur.

Çiftlerin uygulayabileceği birkaç sade adım vardır. Önce konuşmayı reddedilme anında veya yatakta değil, sakin bir zamanda yapmak gerekir. Her eş kendine şu üç soruyu sorabilir:

“Beni yakınlığa hazırlayan nedir?”

“Beni uzaklaştıran nedir?”

“Eşimden somut olarak neye ihtiyacım var?”

Cevap bazen daha fazla romantizm, bazen çözülmemiş bir kırgınlığın konuşulması, bazen mahremiyet, bazen daha çok uyku, bazen de ağrının tedavi edilmesidir.

İkinci olarak, her dokunuşun cinsel ilişki talebine dönüşmediği bir güven alanı kurulmalıdır. Bir eş, her sarılmanın devamının bekleneceğini düşünürse zamanla sarılmaktan da kaçabilir. El ele tutuşmak, omzuna dokunmak, birlikte çay içmek, iltifat etmek veya kısa bir masaj yapmak bazen yalnızca şefkat olarak kalabilmelidir.

Cinsel terapide kullanılan “duyusal odaklanma” yaklaşımının temel mantıklarından biri de performans baskısını azaltıp bedensel yakınlığı yeniden güvenli ve meraklı hâle getirmektir. Bu tür uygulamalar özellikle ağrı, travma veya ciddi çatışma varsa uzman eşliğinde yürütülmelidir.

Üçüncü olarak, reddedilme ile aşağılanma birbirinden ayrılmalıdır. “Bu akşam istemiyorum” demek “Seni sevmiyorum” anlamına gelmez. Buna karşılık daha çok isteyen kişinin üzüntüsü de küçümsenmemelidir. “Hayır” cevabından sonra surat asmak ya da sevgiyi kesmek doğru değildir; fakat konuyu sonsuza kadar konuşmamak da çözüm değildir. O anki sınıra saygı duyulup daha sonra ihtiyaçların konuşulacağı bir zaman belirlenebilir.

Dördüncü olarak, çiftler yalnızca cinsel sıklığı değil, gündüz ilişkisini de gözden geçirmelidir. Gün içinde küçümsenen, sözü kesilen, yükü görülmeyen veya sürekli eleştirilen bir insanın gece bir düğmeye basılmış gibi yakınlığa geçmesi beklenemez.

deney, yüz yüze gözlem ve günlük kayıt yöntemlerini bir arada kullandığı üç çalışma; eşini anlayan, önemseyen ve ihtiyaçlarına karşılık veren partner davranışlarının daha fazla cinsel arzuyla ilişkili olduğunu, bu bağın kadınlarda daha güçlü göründüğünü ortaya koydu. Arzuyu canlandıran şey bazen yeni bir teknikten önce, “Beni gerçekten görüyor” hissidir.

Son olarak sorun aylarca sürüyor, yoğun sıkıntı yaratıyor, konuşmalar sürekli kavgaya dönüşüyor veya geçmiş travmalar devreye giriyorsa çift ve cinsel terapi alanında eğitimli bir uzmandan yardım almak gerekir. Ancak ilişkide korku, tehdit, zorlama ya da şiddet varsa öncelik ortak seans değil, mağdur olan kişinin güvenliği ve bireysel desteğidir. Şiddetin bulunduğu yerde sorun “iletişim eksikliği” diye yumuşatılamaz.

İyi bir cinsel yaşam, her zaman yüksek istek, kusursuz uyum ve hiç aksamayan bir ritim demek değildir. Hastalık olur, doğum olur, yas olur, maddi sıkıntı olur, beden değişir, yaş ilerler. Sağlıklı çiftleri ayıran şey, hiçbir durgunluk yaşamamaları değil; durgunluğu hakarete, ihanete, baskıya veya sessiz cezaya çevirmeden konuşabilmeleridir.

Evlilikte cinsel yakınlığın üç temel ihtiyacı vardır: özgür rıza, duygusal güven ve karşılıklı özen. Bunlara uyku, adil sorumluluk paylaşımı, mahremiyet, sağlık ve dürüst iletişim eşlik eder.

Yatak odasının kapısı çoğu zaman yatak odasında açılmaz. Sabah söylenen bir teşekkürde, akşam paylaşılan bir yükte, kırmadan edilen bir “hayır”da ve küsmeden dinlenen bir ihtiyaçta açılır.

Çünkü insan bedeni, kendisini borçlu hissettiği yere değil; güvende, görülmüş ve özgür hissettiği yere yaklaşır.

 

Tamer Öztürk

Tamer Öztürk

2002 yılından itiraberen eğitimci olarak eğitim hayatında olup sosyal bilimler alanında yüksek lisansını 2004 yılında tamamlamıştır. Çeşitli danışmanlık ve koçluk alanlarında danışmanlık hizmetleri vermektedir.

Tüm yazılarını gör →