Eğitim • 5 dk okuma

LGS DE HANGİ DERSE NASIL ÇALIŞILMALI?

LGS DE HANGİ DERSE NASIL ÇALIŞILMALI?

LGS’ye Çok Değil, Doğru Çalışmak: Her Dersin Anahtarı Başkadır

Bir pazar akşamı, saat dokuzu geçmiş. Masanın üzerinde üç deneme, iki soru bankası, renkli kalemler ve yarısı soğumuş bir bardak çay var. Öğrenci sabahtan beri yüzlerce soru çözdüğünü söylüyor. Anne ya da baba doğal olarak aynı soruyu soruyor: “Peki netlerin neden yükselmiyor?”

Bu sorunun cevabı çoğu zaman tembellik değildir. Mesele, çalışmakla öğrenmek arasındaki farktır.

Bir öğrenci saatlerce kitabın başında oturabilir; fakat sürekli bildiği soruları çözüyor, konuyu yalnızca okuyup geçiyor veya yanlışlarının nedenini incelemiyorsa zihinsel olarak yerinde sayabilir. Nasıl ki bir futbolcu yalnızca top sürerek maç kazanamazsa LGS öğrencisi de yalnızca soru sayısını artırarak sınavın bütün gereklerini karşılayamaz.

Çünkü LGS tek bir beceriyi ölçmüyor. Türkçede anlam kurmayı, matematikte doğru yöntemi seçmeyi, fen bilimlerinde neden-sonuç ilişkisini çözmeyi, inkılap tarihinde olayları bağlama yerleştirmeyi, din kültüründe kavramları yorumlamayı, İngilizcede ise iletişim amacını fark etmeyi istiyor.

Millî Eğitim Bakanlığının 2026 Merkezi Sınav Raporu da soruların yalnızca konu bilgisini değil; okuduğunu anlama, çıkarım yapma, problem çözme, analiz etme, eleştirel düşünme ve bilimsel süreç becerilerini ölçmek amacıyla hazırlandığını belirtiyor. Aynı raporda matematik testinin ortalama madde güçlüğü 0,28 olarak hesaplanmış. Bu değer, matematiğin sınavın en zorlayıcı alanı olduğunu gösteriyor. Türkçede bu değer 0,47, fen bilimlerinde 0,45, İngilizcede 0,44 olarak açıklanmış. Daha dikkat çekici bir başka sonuç ise okul başarı puanı ile LGS puanı arasında yüksek düzeyde bir ilişki bulunması, Bu veri tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmaz; fakat düzenli okul çalışmasının son aylardaki telaşlı yüklenmeden çok daha değerli olduğunu güçlü biçimde düşündürür.

Kitaba bakmakla öğrenmek aynı şey değildir

Öğrencilerin önemli bir bölümü, aynı konuyu birkaç kez okuyunca öğrendiğini zanneder. Bunun sebebi, bilgiyi gördüğünde tanımasıdır. Oysa sınavda ihtiyaç duyulan şey tanımak değil, bilgiyi ipucu olmadan hatırlayabilmek ve yeni bir durumda kullanabilmektir.

Yapılan deneylerde öğrencilerden bazıları metinleri tekrar tekrar okumuş, bazıları ise kitapları kapatarak hatırladıklarını yazmaya çalışmıştır. Beş dakika sonra yapılan ölçümde tekrar okuyanlar daha başarılı görünmüştür. Fakat iki gün ve bir hafta sonra yapılan sınavlarda bilgiyi hafızadan çağırmaya çalışan öğrenciler açık biçimde daha iyi sonuç almıştır. İlginç olan, tekrar okuyan öğrencilerin kendilerine daha fazla güvenmeleridir. Yani tekrar okuma, öğrenme hissini artırmış; fakat kalıcı öğrenmeyi aynı ölçüde artırmamıştır.

Bu nedenle öğrenci bir konuyu çalıştıktan sonra kitabı kapatmalı ve kendisine şu soruları sormalıdır:

“Bu konunun ana fikri neydi?”

“En önemli üç kural hangisiydi?”

“Bunu hiç bilmeyen birine nasıl anlatırdım?”

“Bu bilgi hangi soruda işime yarar?”

Cevap veremiyorsa konu bitmemiştir. Sayfanın altını sarıya boyamak, bilgiyi hafızaya kaydetmez.

Öğrenme araştırmalarını değerlendiren kapsamlı bir bilimsel incelemede deneme sınavı niteliğindeki geri çağırma çalışmaları ile aralıklı tekrar, yüksek yararlı yöntemler arasında gösterilirken yalnızca tekrar okuma ve altını çizme düşük yararlı teknikler arasında değerlendirilmiştir.

Türkçe: Çok okumaktan önce doğru okumayı öğrenmek

LGS öğrencilerinin Türkçede en çok zorlandığı alanlar uzun paragraflar, ana düşünce ile yardımcı düşünceyi ayırma, çıkarım yapma, sözel mantık, görsel yorumlama ve birbirine çok benzeyen seçeneklerdir. Dil bilgisi kurallarını bilen bazı öğrenciler bile paragraf sorularında gereğinden fazla zaman kaybedebiliyor.

Bunun temel nedenlerinden biri, “hızlı okumalıyım” baskısıyla anlamın önüne geçmektir. Hız, doğru okumanın sonucu olmalıdır; amacı değil. Bir metni iki kere okumak zorunda kalan öğrenci, hızlı okumuş sayılmaz.

Türkçe çalışırken yalnızca paragraf sorusu saymak yeterli değildir. Öğrenci her gün kısa bir köşe yazısı, bilim haberi, kullanım kılavuzu veya bilgilendirici metin okuyabilir. Ardından iki cümle yazmalıdır:

“Yazarın asıl söylemek istediği nedir?”

“Bu düşünceyi hangi bilgiyle desteklemiştir?”

Bu çalışma, markette iki ürünün etiketini karşılaştırırken bile yapılabilir. “Hangisi daha ekonomik?” sorusunu cevaplarken fiyatı, gramajı ve içeriği birlikte değerlendiren çocuk aslında tablo yorumlama ve çıkarım becerisi kullanmaktadır.

Yanlış yapılan paragraf sorularında yalnızca doğru seçeneğe bakılmamalıdır. Öğrenci, yanlış seçeneklerin neden yanlış olduğunu da açıklamalıdır. “Bu seçenek metinde hiç yok”, “Burada aşırı genelleme yapılmış”, “Yazarın değil, benim düşüncem” gibi açıklamalar yapabiliyorsa gerçek bir analiz başlamış demektir.

Dil bilgisi ise kural listeleri ezberlenerek değil, cümle üzerinde görülerek çalışılmalıdır. Örneğin öğrenci fiilimsi konusunu çalışıyorsa kendi günlük hayatından beş cümle kurmalı ve fiilimsilerin cümlede ne işe yaradığını göstermelidir. Noktalama işaretlerinde de “Buraya virgül gelir” demek yerine “Virgül neden gerekir?” sorusu sorulmalıdır.

Matematik: Kırk benzer soru yerine on farklı düşünme işi

Matematikte öğrencilerin en fazla zorlandığı konular genellikle üslü ve kareköklü ifadeler, cebirsel ifadeler, doğrusal denklemler, eşitsizlikler, veri analizi, olasılık ve geometri sorularıdır. Fakat sorun çoğu zaman işlemi bilmemek değildir. Öğrenci işlemi bilir, hangi durumda kullanacağını seçemez.

Matematikte yeni bir konu öğrenen çocuğa doğrudan zor sorular vermek, yüzme bilmeyen birini derin suya bırakmaya benzer. Önce çözülmüş bir örnek incelenmeli, ardından benzer sorunun bazı adımları öğrenci tarafından tamamlanmalı, son aşamada öğrenci bütün çözümü kendisi yapmalıdır.

Cebir öğrenimi üzerine yapılan deneyler, başlangıç düzeyindeki öğrencilerin çözüm basamakları gösterilmiş örnekleri inceleyerek önemli yararlar sağlayabildiğini ortaya koymuştur. Bunun sebebi, çalışma belleğinin aynı anda hem yöntemi keşfetmeye hem de işlemleri yürütmeye zorlanmamasıdır. Ancak öğrenci geliştikçe örnek desteği azaltılmalı ve bağımsız problem çözmeye geçilmelidir.

Bir başka hata, aynı türden otuz soruyu arka arkaya çözmektir. Böyle bir sayfada öğrenci hangi yöntemi kullanacağını düşünmez; çünkü bütün soruların aynı kurala ait olduğunu zaten bilir. Gerçek sınavda ise sorunun üzerinde “Bu bir eşitsizlik sorusudur” yazmaz.

 Yapılan çalışmalarda farklı matematik problem türlerinin karışık verilmesi, alıştırma sırasında öğrencilere daha zor gelmesine rağmen bir hafta sonraki sınavda daha başarılı sonuç üretmiştir. Çünkü karışık çalışma, öğrenciyi yalnızca işlemi yapmaya değil, hangi yöntemi seçmesi gerektiğine karar vermeye de zorlamaktadır.

Bu nedenle matematik çalışması şöyle ilerleyebilir: Önce çözülmüş bir örnek incelenir, öğrenci çözümün her adımının nedenini açıklar, ardından aynı kazanımdan birkaç soru çözer. Son bölümde ise önceki konulardan sorularla yeni konu karıştırılır.

Gündelik hayat matematik için oldukça zengin bir laboratuvardır. İndirimli bir ürünün gerçek fiyatını hesaplamak yüzdeleri, odanın yerleşimini çizmek alan ve ölçeği, telefon paketlerinin kullanım grafiklerini karşılaştırmak veri analizini, bir tarifin ölçülerini iki katına çıkarmak oran düşüncesini çalıştırır.

Matematik kaygısı da küçümsenmemelidir. Araştırmalar, yoğun matematik kaygısının çalışma belleğini meşgul ederek performansı düşürebildiğini gösteriyor. Çocuk bir yandan soruyu çözmeye çalışırken diğer yandan “Yapamayacağım” düşüncesiyle uğraşıyorsa zihni iki ayrı görev yapmaktadır.

Bu yüzden evde “Bizim ailede zaten matematik kafası yok” gibi cümleler kurulması son derece sakıncalıdır. Çocuğa “Bu soruyu neden yapamadın?” diye çıkışmak yerine “Hangi adımda yolunu kaybettin?” diye sormak daha yararlıdır.

Fen bilimleri: Sonucu değil, mekanizmayı öğrenmek

Fen bilimlerinde öğrenciler özellikle mevsimler ve iklim, DNA ve genetik kod, basınç, madde ve endüstri, basit makineler, enerji dönüşümleri ve elektrik konularında zorlanabiliyor. Bunun nedeni, bu konuların hem bilgi hem de yorum gerektirmesidir.

Fen çalışırken “Ne olur?” sorusuyla yetinilmemeli, mutlaka “Neden olur?” sorusu da sorulmalıdır. Örneğin açık hava basıncının tanımını ezberleyen öğrenci, farklı biçimde hazırlanmış deney düzeneğinde zorlanabilir. Buna karşılık enjektörün ucunu kapatarak pistonu itmenin neden güçleştiğini açıklayabilen öğrenci, bilgiyi günlük bir olayla ilişkilendirmiş olur.

Bisikletin vites sistemi basit makineleri, pencereye vuran güneş ışığının gün içindeki değişimi gölge oluşumunu, mutfaktaki buhar ve yoğuşma hâl değişimini, elektrik faturasındaki tüketim tablosu ise enerji kullanımını anlamak için kullanılabilir.

Fen çalışmasında öğrenci boş bir kâğıda konunun şemasını çizmeli, değişkenlerden biri değiştiğinde diğerlerinin nasıl etkileneceğini tahmin etmeli ve tahminini gerekçelendirmelidir. Grafik sorularında yalnızca çizginin yükselip alçalmasına değil, eksenlerin neyi gösterdiğine bakmalıdır.

Yapılan bir araştırmada, bilgiyi hafızadan geri çağıran öğrenciler bilimsel metinleri anlamada ve çıkarım sorularında yalnızca kavram haritası hazırlayan öğrencilerden daha iyi sonuç vermiştir. Bu bulgu, kavram haritasının yararsız olduğu anlamına gelmez. Haritanın kitaba bakarak kopyalanması yerine, önce hafızadan çizilmesi ve sonra eksiklerin tamamlanması gerektiğini gösterir.

İnkılap tarihi: Tarih ezberi değil, olay örgüsü

İnkılap tarihinde en sık yapılan hata, olayları birbirinden kopuk tarihler ve isimler hâlinde ezberlemektir. Öğrenci kongrelerin adlarını sayabilir; fakat neden toplandıklarını veya hangi gelişmenin önünü açtıklarını açıklayamayabilir.

Her olay dört soruyla çalışılmalıdır:

“Öncesinde hangi sorun vardı?”

“Kim, hangi kararı aldı?”

“Bu kararın gerekçesi neydi?”

“Sonrasında ne değişti?”

Örneğin bir antlaşmayı öğrenirken yalnızca maddeler ezberlenmemeli; antlaşmanın hangi şartlarda imzalandığı, hangi tarafın ne kazandığı ve sonraki gelişmeleri nasıl etkilediği düşünülmelidir. Kongreler, cepheler, antlaşmalar, inkılaplar ve dış politika gelişmeleri bir zaman şeridi üzerinde gösterilebilir.

Bunu bir aile yolculuğunun planına benzetebiliriz. Yolculuk iptal olduysa yalnızca “İptal edildi” bilgisini bilmek yetmez. Havanın bozulması nedeni, iptal kararı olay, biletlerin değiştirilmesi ise sonuçtur. Tarih sorularında da bu bağ kurulmadan kalıcı öğrenme gerçekleşmez.

Din kültürü: Kavramı örneğin içinde görebilmek

Din kültürü sorularında öğrenciler çoğunlukla kader ve sorumluluk, zekât ve sadaka, din ile hayat arasındaki ilişki, ayet ve hadislerin ana mesajı gibi alanlarda zorlanır. Bunun nedeni, yalnızca tanımı bilmenin yorum sorusunu çözmek için yeterli olmamasıdır.

Her kavram için üçlü bir çalışma yapılabilir: Tanım, doğru örnek ve karşı örnek.

Örneğin sorumluluk konusu çalışılırken “İnsan hangi davranışlarından sorumludur?” sorusunun yanında, günlük bir olay ele alınmalıdır. Sınava hiç hazırlanmayan bir öğrencinin sonucu yalnızca kaderle açıklaması neden doğru değildir? Zekât, sadaka ve yardımlaşma arasındaki farklar hangi gündelik örneklerde görülür? Bir ayet çalışılırken hangi ahlaki ilkeye vurgu yapıldığı açıklanmalıdır.

Din kültüründe amaç, seçeneklerdeki birkaç anahtar kelimeyi yakalamak değil; verilen metnin düşünsel yönünü anlamaktır.

İngilizce: Kelime listesi değil, iletişim dili

İngilizcede öğrencilerin önemli bir kısmı kelime ezberlediği hâlde diyalog tamamlama, davet, kabul ve reddetme, telefon konuşmaları, tarifler, internet, turizm ve günlük görevlerle ilgili sorularda zorlanıyor. Çünkü kelimeyi tek başına öğreniyor, cümle içindeki görevini bilmiyor.

“Invitation” kelimesini bilmek başka, bir davete uygun şekilde cevap verebilmek başkadır. Öğrenci “Would you like to...?” kalıbını gördüğünde bunun bir davet olduğunu, cevabın da kabul veya gerekçeli ret içermesi gerektiğini fark etmelidir.

Kelime çalışması küçük parçalar hâlinde ve aralıklı yapılmalıdır. Her gün beş eski kelime hatırlanabilir, beş yeni kelime öğrenilebilir ve bu kelimelerle beş kısa cümle kurulabilir. Telefonun dili belirli zamanlarda İngilizce kullanılabilir, basit bir yemek tarifi İngilizce anlatılabilir veya öğrenci gününü bir dakikalık ses kaydıyla özetleyebilir.

1.350’den fazla kişiyle yapılan bir çalışma, öğrenme oturumları arasına uygun aralıklar koymanın uzun süreli hatırlamayı belirgin biçimde etkilediğini göstermiştir. Bir konuyu aynı akşam dört kez okumaktansa farklı günlerde yeniden hatırlamaya çalışmak daha değerlidir.

Deneme sınavı bir mahkeme değil, röntgendir

Bazı evlerde deneme sonucu açıklandığında küçük çaplı bir kriz yaşanıyor. Oysa deneme sınavının görevi çocuğun değerini ölçmek değil, sistemdeki arızayı göstermektir.

Her yanlış şu dört başlıktan birine yerleştirilebilir:

  1. Bilgi eksikliği
  2. Yanlış yöntem veya işlem
  3. Okuma ve yorumlama hatası
  4. Süre, dikkat veya kaygı sorunu

“Dikkatsizlik” tek başına yeterli bir açıklama değildir. Öğrenci sorunun kökünü mü eksik okudu, olumsuz ifadeyi mi kaçırdı, işlemi zihinden yaparken mi hata etti, yoksa zamanı yetiştirme telaşıyla mı erken karar verdi? Sorunun gerçek nedeni bulunmadıkça aynı hata farklı bir soruda yeniden ortaya çıkar.

Çocuklarla yapılan bir araştırmada çoktan seçmeli soruların özellikle zor maddelerde, doğru cevap gösterilmediğinde yanlış seçeneklerin hafızada kalmasına yol açabildiği görülmüştür. Sorudan hemen sonra doğru cevabın verilmesi bu olumsuz etkiyi ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle denemeyi yalnızca puanlayıp kaldırmak, yanlış düşünceyi zihinde bırakabilir.

Yanlış soru yeniden çözülmeli, doğru düşünce bir cümleyle yazılmalı ve birkaç gün sonra aynı kazanımdan başka bir soru denenmelidir. Yanlış defteri, çözümlerin baştan sona kopyalandığı bir arşiv değil; öğrencinin tekrar eden hata biçimlerini gösteren kısa bir kayıt olmalıdır.

MEB’in ders kitapları ve resmî örnek soruları da çalışma planının merkezinde bulunmalıdır. Bakanlık, sınav sorularının hazırlanmasında ücretsiz dağıtılan ders kitaplarındaki konu anlatımlarını, metinleri, etkinlikleri ve dijital içerikleri temel aldığını açıkça belirtiyor. Bu yüzden piyasadaki en zor kaynağı çözmek, resmî kaynakları ihmal etmenin mazereti olamaz.

Kaygı, uyku ve telefon: Görünmeyen üç ders

LGS hazırlığı yalnızca akademik bir süreç değildir. Çocuğun duygusal ve fiziksel durumu, bildiklerini kullanabilme kapasitesini doğrudan etkiler.

Yapılan araştırmalarda, sınavdan hemen önce kaygılarını yaklaşık on dakika boyunca yazan öğrencilerin, özellikle yüksek sınav kaygısı yaşayanların, daha iyi performans gösterdiği bulunmuştur. Kaygıyı yazmak sihirli bir çözüm değildir; fakat “Ya yapamazsam?” düşüncelerinin zihni sürekli işgal etmesini azaltabilecek pratik bir yöntemdir.

Uyku ise çoğu zaman çalışma uğruna feda edilen, gerçekte öğrenmenin temel parçalarından biridir. Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi, 13 ile 18 yaş arasındaki gençlerin düzenli olarak 8 ile 10 saat uyumasını öneriyor. Yetersiz uyku dikkat, öğrenme, duygu düzenleme ve gündüz uyanıklığıyla ilgili sorunlarla ilişkilendiriliyor. Gece yarısına kadar çalışıp ertesi gün derste zihinsel olarak bulunamamak kazanç değil, borçlanmaktır.

Telefon konusu da yalnızca irade meselesi değildir. Deneysel çalışmalarda telefon bildirimlerinin, kişi telefona dokunmasa bile dikkat gerektiren görevlerde performansı bozabildiği gösterilmiştir. Bu nedenle ders sırasında telefonu sessize almak her zaman yeterli olmayabilir. Telefonun masada değil, başka bir odada bulunması daha güvenli bir düzenlemedir.

Öğrencinin gün içinde kısa yürüyüşler yapması, hareket etmesi ve açık havaya çıkması da zaman kaybı sayılmamalıdır. Beden yorulurken zihnin dinleneceği düşüncesi yanlıştır; hareketsizlik de zihinsel yorgunluğu artırabilir.

Ailenin sorusu sonucu değiştirebilir

Her akşam “Kaç soru çözdün?” veya “Kaç net yaptın?” diye sorulan çocuk, öğrenmekten çok hesap vermeye başlar. Bunun yerine şu sorular sorulabilir:

“Bugün hangi yanlışının nedenini öğrendin?”

“Seni en çok hangi soru düşündürdü?”

“Yarın neyi farklı yapacaksın?”

“Yardım istediğin bir konu var mı?”

Çocukla aynı evde yaşamak, onun sınav yöneticisi olmak anlamına gelmez. Ev sürekli deneme sonuçlarının konuşulduğu bir sınav merkezine dönüştüğünde öğrenci kendisini yalnızca puanıyla değerli görmeye başlayabilir. Disiplin gereklidir; fakat disiplin korku üretmek değil, sürdürülebilir bir düzen kurmaktır.

İki buçuk saatlik gerçek çalışma, beş saatlik dağınık oturmadan daha verimli olabilir. Örnek bir akşamda 40 dakika matematik, kısa bir ara, 30 dakika Türkçe, yemek ve hareket molası, 35 dakika fen, 25 dakika dönüşümlü olarak inkılap tarihi, din kültürü veya İngilizce, son olarak 15 dakika yanlış ve eski konu tekrarı yapılabilir. Bu süreler kanun değildir; öğrencinin okul programına, dikkat kapasitesine ve eksiklerine göre değiştirilmelidir.

Asıl ölçüt masada geçirilen süre değil, çalışmanın sonunda öğrencinin neyi açıklayabildiğidir.

LGS’ye hazırlanan bir öğrenciye bütün derslerde aynı yöntemi kullandırmak, bir tamircinin her işi tek anahtarla yapmaya çalışmasına benzer. Türkçe dikkatli bir okuma gözlüğü ister. Matematik yöntem seçme ve sabırlı deneme ister. Fen bilimleri merak ve neden-sonuç ilişkisi ister. İnkılap tarihi olaylar arasında köprü kurmayı, din kültürü kavramları hayatın içinde görmeyi, İngilizce ise dili iletişim amacıyla kullanmayı ister.

Başarılı öğrenci hiç yanlış yapmayan öğrenci değildir. Yanlışının nedenini bulan, eksik bilgisini yeniden çağıran, çalışmasını günlere yayan ve gerektiğinde yöntemini değiştirebilen öğrencidir.

LGS bir günde kazanılmaz. Fakat her gün yapılan doğru bir çalışma, sınav günündeki sonucu sessizce inşa eder. Çocuğa verilmesi gereken en önemli mesaj da şudur:

“Her şeyi bugün bitirmek zorunda değilsin. Ama bugün neyi gerçekten öğrendiğini bilmelisin.”

 

Tamer Öztürk

Tamer Öztürk

2002 yılından itiraberen eğitimci olarak eğitim hayatında olup sosyal bilimler alanında yüksek lisansını 2004 yılında tamamlamıştır. Çeşitli danışmanlık ve koçluk alanlarında danışmanlık hizmetleri vermektedir.

Tüm yazılarını gör →